16 Ekim 2012 Salı

AHESTE BESTE

Zerdali dalında kızarıyor. Mavi gökte yaz güneşi, ağustos böcekleri bitmez-tükenmez şarkılarını sürdürüyor. Bu şarkılar sürdükçe kızarırmış zerdali. Ağaçların dibinde derecik şırıldıyor. Nanelerin, karpuzların, kekiklerin yaprakları suya eğiliyor. Derecik bu kokularla yüklenip, değirmen arkına doğru çayırda bir ceylan gibi akıp gidiyor. Zerdali ağaçlarının altı baştanbaşa maydanoz, baştanbaşa reyhan… Arada bir Aladağ’ın eteğinden ufak bir esinti geliyor, salınıyor zerdali dalları, bir ikisi sarı sarı düşüyor yeşilliğin ortasına. Yeşilliğin ortasında sarı benekler açılıyor… Dut kuşları, sığırcıklar, alakargalar dallar arasında cirit atıyor. Atmacanın çığlıkları bir yaklaşıp, bir uzaklaşıyor. Aksakallı dede yüzünde bir gülücük, kucağında bir torun, merkebine binmiş aheste beste geliyor. Oğlan çocuğu ikide bir tombul yumuk elleri ile merkebin kulaklarına uzanıyor. Merkep her bir dokunuşta tatlı tatlı titretiyor kulaklarını. Değirmen arkı nane kokulu suyunu etrafına eleğimsağmalar püskürterek tahta pervaneye boşaltıyor. Pervane dönüyor, kayışlar gıcırdayarak dönüyor, taşlar dönüyor; yüzü una belenmiş değirmenci taşların, kayışların dönüşüne uydurmuş kendini bir o yana bir bu yana gidip geliyor. Tekne doluyor, un çuvalları doluyor, değirmenci başının ulu çınarı toprak damın üzerine serin gölgeler uzatıyor. Kabarıp bele vurmuş, pembe çiçeklerini patlatıp gövermiş korunga tarlasının ortasında, omuzda kürek, ağızda bir neşeli türkü bir delikanlı yürüyor. Paçalarını sıvamış, çıplak ayakları ile gezinen delikanlılarının terli ve parlak perçemleri alnına yapışıyor. O yürüdükçe tarlanın hışırtısı bir uçtan ötekine yayılıyor. Korungaya yuva yapmış tavşanlar, bıldırcınlar, yavrularını peşlerine takıp sağa sola savuşuyor. Çitin üzerinden aşan asma kabakları koca yapraklarını, yılankavi gövdelerini, gitgide ağırlaşan meyvelerini büyütüyor. Domatesler olgunlaşıyor, incirlerin yanağından bal damlıyor, dutlar dibine dökülüyor, mürdüm eriklerinin lacivertten mora doğru giden renkleri buğulanıyor. Çocuklar böğürtlen topluyor yol kenarında. Elleri ağızları böğürtlen kokuyor. Gözbebeklerinde böğürtlen parlaklığı Servi kavaklar nazlı nazlı salınıyor, salkım söğütler saçlarını ırmağın suyuna uzatıyor. Su sığırları iri gözlerini aça aça bataklığın serin sularına yayılıyorlar. Öküzler geviş getiriyor. Yamaçlarda keklikler kesik kesik ötüyor. Değirmen önünden fırlayan bembeyaz bir fino, merkeple gelen dedeye doğru bir koşu tutturuyor. Dedenin kucağındaki çocuk köpeği görünce ellerini çırpıp neşeli çığlıklar atıyor. Gökyüzünde pamuk atığı gibi dalgın dolaşan bir iki bulut eğilip aşağıya bakıyorlar. Dede kasketini çıkarıp korunga tarlasını savuran delikanlıya sallıyor. Delikanlı küreği kaldırıp dedenin selamını alıyor. Böğürtlen toplayan çocuklar su kuşlarının, tırtıllar kelebeklerin, dağ lâleleri köstebeklerin, yalnız ardıçlar kınalı kayaların, ibibikler leylâkların, toprak damlı evler minarenin, çakıl taşları alabalıkların, tozlu yollar karıncaların selamını alıyor. Akrep bir böcektir, yelkovan bir kuş… Bu böcek ve o kuş da cemaate katılıyor. Neyin ne olduğu böylece apaçık anlaşılıyor. Görüldüğü gibi bir yanda sulh, öte yanda sükûnet…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder